Monthly Archives: Haziran 2011

Koruyucu Aile Sistemi

Sevginizi Ertelemeyin….

Hayalindeki koruyucu  aile  siz  olun…Çocukların sağlıklı  gelişebilmeleri için, kendilerini koruyacak, sevecek, destekleyecek, güven sağlayacak, sosyal  ve maddi gereksinmelerini karşılayabilecek sıcak  aile  ortamına  ihtiyaçları vardır.

Sevginizi  ertelemeyin.. Diğer  elini  siz  turun.  O’nun koruyucu  ailesi  olun.

Koruyucu Aile Hizmeti, öz  ailesi yanında bakılamayan çocukların kısa veya uzun  süreli başka aileler yanında bakılmasıdır.

Koruyucu Aile yanına; öz ailesi bulunan, öz ailesi tarafından bakılamayan, evlat  edindirilemeyen, kız ya da erkek, sağlıklı veya özürlü tek ya da kardeş çocuklar yerleştirilmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı olup Türkiye’de sürekli ikamet eden, 25-50 yaş arası en az ilkokul mezunu olan kişiler Koruyucu Aile olmak için Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü2ne başvurabilir.

Koruyucu Aile müracaat aşamasında koruyucu ailesi olmak istediği çocuğun yaş, cinsiyet, sağlık durumuna yönelik tercihlerde bulunabilir. Yapılan sosyal inceleme sonucunda müracaat olumlu değerlendirilmişse kişini,n  ya da  ailenin talebi dikkate alınarak çocuk ya da  çocuklarla karşılaştırılır.

Koruyucu ailelere bakımını üstlendikleri her çocuk için, çocuğun yaş ve öğrenim durumuna göreartırılarak, eğitim vd.(servis ücreti, kurs ücreti) ücret ödemelerinin yanında, çocuğun sağlık giderleri remi kurumlardan ücretsiz olarak karşılanır.

Sevginizi  ertelemeyin.. Diğer  elini  siz  turun.  O’nun koruyucu  ailesi  olun.

Çok  sevdiğim  Öğretmen Okulu’ndan  arkadaşım  Ayfer’i(Ayfer Doğan)  yıllar  sonra  bir  mezunlar  buluşmasında  bulduğum  zaman, onun Denizli Koruyucu Aile  Derneği Başkanı  olduğunu  ve  sistemin  oturtulup  yaygınlaştırılması  için yıllardır  büyük  bir özveri  ile  çabaladığını  öğrendim.BAKIN  NASIL  BAŞLAMIŞ AYFER,  BU  ANLAMLI  YOLCULUĞA.

”Ayfer Doğan ben… 12 yıl önce başladı serüvenim… Geç saatte izlediğim bir televizyon programında tanıştım koruyucu aile modeliyle. Ailemle paylaştım duygularımı ve yapmak istediklerimi. Eşim, çocuklarım nasıl da çabucak onayladılar beni, bugün gibi hatırlıyorum.

Sevgili kızım… 8 yaşında katıldı hayatımıza. Onu büyütürken biz de onunla birlikte duygularımızın zenginliğini keşfettik. Her geçen gün onun hayata dair attığı kocaman adımları gözlemledik, izledik, birlikte paylaştık… Öykümüz mutlu sona doğru ilerliyor… O şimdi bir fakültede sosyoloji okuyor. Kendini geliştiriyor. Bizler de onun yaşama tutunabildiğini görerek huzur duyuyoruz…

Öykümüz bununla da sınırlı değil… 12 yıl boyunca kızımızı, kendi oğullarımızla birlikte büyütürken… sadece bir koruyucu aile olduk. Edindiğimiz deneyim sonucunda neden koruyucu aile modelinin tanıtılmasına katkıda bulunmadığımızı SHÇEK önerene kadar düşünemedik… SHÇEK’in önerisiyle başlayan örgütlenme sürecimiz ilimizdeki koruyucu ailelerimizin de çabasıyla hızlandı… ve devam etmekte…

Örgütlenme sürecimizde, şartlarımın yeniden koruyucu aile olmamaya çok uygun olduğunu fark ettim. Başvurularım çok çabuk yanıt buldu… Şimdi hayatıma yeniden anlam kazandıran iki küçük kız kardeşin koruyucu ailesiyim. Kızlarımla ailemiz şimdi 7 kişilik kocaman bir aile oldu. Her günüm onlarla güzel… onlarla renkli… küçük kızlarımla hayatım daha da anlamlı.. onları yetiştirirken aldığım haz… yaşadığım olumlu duygularla duygu dünyamın zenginliklerini fark ediyor… kendimi çok iyi ve mutlu hissediyorum. Onları çok seviyorum.

Mücadelemizde bize destek veren, bizi cesaretlendiren, özveriyle çalışan Denizli SHÇEK md. Ve uzman arkadaşlarımıza , çalışmalarımıza yürekten katılan, sayımızı artırmak için canla başla çalışan koruyucu ailelerimize, Maddi ve manevi olarak bizi destekleyen değerli dernek üyelerimize sonsuz teşekkürler…

Denizli Koruyucu Aile Derneği Başkanı

AYFER DOĞAN ”

Doğan Ailesi, öz  çocukları ve  koruyucu  aile  olarak kanatları  altına  aldıkları  çocukları  ile  birlikte.

Daha  sonra  Bir  kaç  kez  daha  görüşme  şansımız  oldu. Hatta  en  son  Kuşadası  buluşmamıza  yoğun  dernek  işleri  yüzünden  katılamadığı  için  dönüşte  evine  uğradık.   Eşi  Cüneyt Bey’le koruyucu  ailesi  olduğu  iki  minik  kızı, kedileri,  köpekleri  ile ,  güzel  yuvasında nasıl  bir  dünyası  olduğunu  gördüm.  çok  duygulandım.   Geçtiğimiz  günlerde  şu  an  üniversite  diplomasını  alan  ilk  manevi  kıznın diploma  töreni  için  Isparta’ya  gelince  bize  de  uğradılar. Böyle  bir  arkadaşım  olduğu  için  çok  mutlu  oldum.

2 Yorum

Filed under Ülkemden İnsan Manzaraları, Sosyal Etkinlikler, Sosyoloji, Yaşamdan

Yüreğim Benim, En Azaplı Ülke

Bu  sabah ”Yüreğim benim /en azaplı ülke”diyen bir şairle  uyandım  sanki..

Guiseppe Ungeretti’den  söz  ediyorum.

En az sözcükle en derin etkiyi bırakan şairlerden biridir.

Gözyaşlarını  içine  akıtmak  zorunda  olan  insanlar için  yazılmıştı  bu  dizeler.

Hangimiz  yaşamıyoruz  ki  bunu…

 

 

Bu evlerden

yalnız

bir kaç

parça duvar kaldı

İnsanlardan

yanımdaki

pek azı

kaldı

Yürekte oysa

eksik haç yok

Yüreğim benim

en azaplı ülke

Guiseppe Ungaretti

2 Yorum

Filed under Edebiyat, Şiir

Begonvilli Ev’de Pazar Halleri

Neyse  ki  dün  sözünü  ettiğim  aşırı  sıcak pek  yok  bugün.

Açık pencereden içeriye  sıcak  hava  dolmuyor,  hafif  bir  meltem  rüzgarı  var.  Olabildiğince  klima cihazını açmamaya çalışıyorum.

Sabah  yine  erkenden  kalkıp  sokaktaki  dostlarımıza  mamalarını, taze  sularını götürdük Minik’le.  Dönüşte her  zamanki  rutinimiz  için  fitnes yaptığım  parka  uğrayamadık. Dün  yolda  Minik’le  hırlaşan Kocaman  kurt  köpeği  sahibiyle  birlikte  oradaydı. Bu  güzel  köpeğin  Minik’e  düşmanca  davranması  ne  kötü:(

Zaten  Minik   geçen  yıl  bir  sokak  köpeği  tarafından  feci  şekilde  ısırıldıktan  sonra  hala düzelemedi. Yaraları  iyileşti  ama  psikolojisi  hala  bozuk.  Büyük  köpekleri  görünce  titremeye  başlıyor.

Biz  de  jimnastiğimizi  yapamayınca  plaja  bari  gidelim  dedik.

Plajın  üst  geçidinde  yine  aynı  kediciği  görünce  kendime  çok  kızdım.  Ona  mama  ve  su  getirmeyi  unuttuğum  için..Söz  güzel  kedicik ,  yarın  senin  için  yine  plaja  ineceğim  ve  bu  kez  mama  su  unutulmayacak.  Çünkü  parmağıma  ip  bağlıyorum..Çocukluğumda  anneannemden  öğrenmiştim  bunu.

Deniz  çok güzeldi  ama sahildeki  kirlilik  çok  ama  çok  üzdü  beni. Pet  şişeler, sigara  izmaritleri,  yiyecek  artıkları ve  plastik  poşetler düşüncesizce  ortalığa  atılmıştı,  bir  kaç  adım ötede kocaman   çöp  kovaları  olduğu  halde. Biraz  toplamaya  çalıştım  ama  tek  başıma  baş  edebileceğim  bir  şey  değildi. Ah  şu  insanlar! Nasıl  da  düşüncesizce  kirletiyoruz  o  canım  plajı.

Plaj  dönüşü  çiçekleri  sulayıp  balkonda  bir  pazar  kahvaltısı  yaptıktan  sonra yapılacak  işleri  düşündüm  ama ne  yalan  söylemeli,  tembelliğim  üzerimde  bugün.

Saçımı  komik  at  kuyrukları şeklinde  toplayıp en  rahat  ev  giysilerimle,  gazeteleri,  dergileri  dağıta  dağıta en  tembel  halimle  bir  pazar  geçireyim  diyorum.

Hele  mutfağa  giresim  hiç  yok.  Öykü’cüğüm  de  ne  güzel  atıştırmalık  tarifleri  vermiş  bloğunda,  keşke  yapabilsem..

Yoksa  tüm  gün  film  izleyip müzik  mi  dinlesem.Silvia  Plath  şiirleri  okuyasım var  ama  hüzünlenmek  de  istemiyorum  pazar  pazar.

Kalsın  bugün  şiir dünyasına  yolculuk…İntihar   eğilimli Silvia  Plath’ın  şiirleri  güzel  olmasına  güzel  ama  bugün  olmaz sevgili  Şair.

Eydie  Gorme  şarkıları  dinlemek daha  iyi  olabilir. O  şarkıları  sözcük  sözcük  hissetmeyi  seviyorum.

Belki siyah  beyaz  romantik  komedi  filmler  de  bulurum  sinema  kanallarının  birinde. Bir  de  menekşe  gözlü  güzeller  güzeli  Elizabeth  Taylor’un  bioğrafisini  izleyeceğim  bugün,  dünden  işaretlemiştim.

Minik  ve  Jane mamalarını  yiyip  çoktan serildiler  minderlerine.

Bugün Begonvilli Ev’de çok sıradan bir pazar.

Şöyle  güzel,  iç  açıcı  bir  kaç resim  paylaşıp  bitireyim  bu  havadan  sudan  yazımı. Elişi  falan  yaptığım  yok  ama  belki  ilham  verici  olur  diye   bu  resimleri  seçtim.

 

Ve  ne  hoş  bir  mutfak  dolabı  rafı

En  alttaki  resim  ise çok  özel. Şu  tuvalet  bekçisi  hanımefendinin  keyfine  bakar  mısınız? İnsan  mutlu  olmak  isterse  her  ortamda  cennetini  oluşturabilir.  İşte  kanıtı:))

Tüm  dostlara gönüllerince  mutlu  pazarlar  diliyorum.

Yorum bırakın

Filed under Antalya, Müzik, Yaşamdan

Turizm Cenneti Manavgat’ta Hafta Sonu

Geçtiğimiz  pazar  günü ailece ve  yakın dostlarımızla Manavgat’ taydık.

Side’den Sorgun’a, Oymapınar’a dek gezdik,  anıları  tazeledik. Böyle  bir  gezi  anlatılmaz, gösterilir.  İşte  fotoğraf  karelerimiz:

SORGUN, TİTREYENGÖL

MANAVGAT IRMAĞI’NIN KÜÇÜKŞELALE RESTAURANT’TAN  GÖRÜNÜŞÜ

Naras Çayı  üzerindeki Romalılardan kalma tarihi  köprünün aşağıdan fotoğrafını çekemedim.  Epeyce  aşağıya  inmek  gerekiyordu görüntüleyebilmek  için. Ancak  üzerinde  yürüyüp  etrafın  görüntüsünü  alabildim.

İŞTE  TARİHİ KÖPRÜNÜN  ÜZERİNDEN  GÖRDÜKLERİM:

TARİHİ KÖPRÜNÜN ÜZERİ


ÖĞLE YEMEĞİ  MOLASI YEŞİL VADİ’DE  VERİLDİ.  Yeşil  Vadi, Oymapınar  yolunda, piknik  alanı, yüzme  havuzu  ve  restaurant  olarak hizmet  veriyor. İsteyenler balık  da  tutabiliyor. Irmağın hemen  kıyısında  farklı  konseptlerde  bölümleri  var.  Gözleme  yapılan  bölümde  tavuklar  ve  keçiler  dolaşıyor.

VE  GÖRKEMLİ  OYMAPINAR  BARAJI

Oymapınar köyü’nde baraj gölünde yüzen çocuklar

Bir zamanlar  yamaçtaki  evimin penceresinden aşağıya  baktığım  zaman  bu  manzarayı  ve  Romalılardan  kalma bu   su  yollarını  görürdüm.  Romalılar Selaikya’ya   ve  Side’ye   suyu  bu yollarla  taşımışlar. Şu  an  evimin  yerinde  yeller  esiyor,  küçük  bahçem  fundalıklarla  kaplı .  Çok  şükür  ki, bu  tarihi  eserler  aynen  kalmışlar.

Yorum bırakın

Filed under Antalya, Anılar, Fotoğrafçılık, Görsellik, Gezi

Antalya’da Plaj Sefası

Bu  sabah  erkenden kalktım,   yürüyerek  evime  on  dakika  uzaklıkta  olan Konyaaltı Beach Park’a giderek  plaj  sefası  yaptım.

 

Buyrun  mavi  bayraklı plajımıza

İşte  plajımızın  uzaktan  görünüşü.

 

 

Eğer  plaja  falezlerden  aşağı  inerek  gidecekseniz,  böyle  bir  tünelden  geçip ahşap üst  geçidin  merdivenlerini kullanacaksınız.

Üst  geçidin  kediciği  de  var. Bir  dahaki  gidişimde  mama  ve  su  götüreceğim.

 

Üst  geçidin  tünelden sonraki bölümü

 

Yok,  eğer  üstgeçidi  değil  de varyantı  yürüyerek  plaja  inmek  isterseniz,  bu  yolu  yürüyeceksiniz.

 

Ve  işte  enfes  plajımız

 

Ve muhteşem  kumsal,  tertemiz  denizimiz   ve  pırıl pırıl  çakıl taşları

 

Ve  hemen  sahilde yer  alan  yürüyüş  yolu

 

Eğer  otomobilinizle  gelmek  istersaeniz sorun  yok,  işte  otopark.

2 Yorum

Filed under Antalya, Fotoğrafçılık, Görsellik, Gezi

Kitaplarla İlgili Çocukluk Anılarım

Küçükken o da ben de birer kitap kurduyduk. Bir yaş küçüğüm olan erkek kardeşimsen söz ediyorum. Harçlıklarımızı biriktirir kitap alırdık. Henüz ilkokuldayken Jül Verne’den Aleksandr Dumas’ya, Victor Hügo’ya, Cervantes’e dek pek çok yazarı yapıtlarıyla tanıyorduk.  Ortaokulda  kitap okuma  alışkanlığını  tam  anlamı  ile  edinmiştik.  Çizgi romanlara da bayılırdık. Örneğin Ten Ten’in maceralarını okumayı çok severdik. Derken bir ara kendi yazarlarımıza merak sardık. Orhan Kemal, Kemal Tahir, Fakir Baykurt, Yaşar Kemal okumaya başladık. Hatta bizim yaşlardaki çocukların pek tanımadığı yazarları keşfettik. Eski İstanbul’u, Kurtuluş Savaşı öncesi ve sonrası Anadolu’yu, Çukurova’yı ve daha pek yeri kitaplardan öğrendik. Okul başarımız da çok iyiydi. Karaalioğlu Parkı’nın girişindeki Belediye Binası’nın bir bölümü olan Şehir Kütüphanesi’ne de giderdik. O yıllarda otobüs dolmuş olmadığından evimize epeyce uzak olduğu halde yürüyerek gider gelirdik. Çok da mutlu olurduk kütüphaneye gidip oradan ödünç kitap almaktan. Kendimizi büyümüş, önemli kişiler olarak görürdük. En keyiflisi de, bir kitabı ikimiz de bitirince, kitaptaki etkilendiğimiz karakterleri, gülünç olayları anlatıp eğlenmemizdi. Hatta  kitaplarda  okuduğumuz  bize  komik  gelen  konuşmaları  günlük  yaşamımızda  kullanır,  bol  bol  gülerdik. Çok beğendiğimiz kitaplar olursa, kitap hakkında konuşma işini bir adım daha ileri götürüp, adeta bir sinema uyarlaması yapardık kendimizce. Şöyle ki, her kahramanı canlandıracak kişileri seçer, o kişiyi en iyi kimin canlandırabileceğini tartışırdık. Bu kişiler yerli yabancı sinema oyuncuları olabildiği gibi çevremizde tanıdığımız kişler de olabiliyordu ve dünyanın en tuhaf film kadroları çıkıyordu ortaya:) Örneğin Kemal Tahir’in Sağırdere’sini okuyup bayılmıştık.

Sanki  Anadolu insanını ve kitapta anlatıldığı dönemde oradaki yaşamı görüyor gibiydik. Bu romanda komik karakterler de vardı.Şunu şu kişi oynamalı diye öyle bir film kadrosu oluşturmuştuk ki, değme film yapımcıları bu kadar detaylı karakter incelemesi yapmamıştır.

Yaşar Kemal’in Ortadirek  adlı romanını  okuyunca  da öyle.  Bu  kez  Çukurova insanını tanıyıp  sevmiştik. Romandaki  karakterlere bayılmış,  bazı  replikleri  sık  sık günlük  konuşmalarımızda  kullanır olmuştuk. Bu romanda  ”Kimsecikler  alınmasın,  kimselere  değil  sözüm” diye söze  başlayıp herkesi iğneleyen, her  fırsatta insanları eleştiren  bir  nine  karakteri  vardı. Biz  de birinin  en  ufak  bir yanlışını  görünce ”kimsecikler  alınmasın,  kimseye  değil  lafım” diye  başlayıp  o  kişinin  hatasını  yüzüne  vururduk. Hatta  birinde ,  bu  sözleri  söyleyip,  birinin  ayağı  kokuyor  diye  devam  etmiştik.  Hangimizdi  söyleyen  tam  anımsamıyorum  ama  misafirlerden  biri  için  söylenmişti  ve  annem  çok  mahçup  olmuştu.” Kusura  bakmayın  çocuk  işte”  deyip  durmuştu.

Kitaplarla dolu çocukluk günlerimiz güzeldi, çok güzeldi..

Yorum bırakın

Filed under Anılar, Nostalji, Yaşamdan

Uzay Yolu’nun Çağrıştırdıkları

Yıllar yıllar önce, çocukluğumda, ta siyah beyaz tv döneminde bayılarak izlediğim bir dizi vardı; Uzay Yolu(Star Trek). Sonradan farklı kadrolarla yeni versiyonları hatta animasyonları yapıldı ama asla ilk çevriminin tadı olmadı hiç birinde.

Karizmatik Kaptan Kırk, Atılgan Yıldız Gemisi’nde, uzayın derinliklerinde muhteşem mürettebatı ile maceradan maceraya koşuyor, hiç kimsenin bilmediği gezegenlere iniyorlar, çok farklı yaşam formları ile karşılaşıyorlardı. Bu gün gibi anımsarım, çok keyif alarak izlediğimi.

Bir bölümünde, amaçları dünyayı ele geçirmek olan bir canlı türünün uzay gemisi ile karşılaşıyorlardı. Oldukça gelişmiş olan bu tür şekil değiştirebiliyor ve insanların şekline girebiliyor, düşünce okuyabiliyor, işittikleri her dili konuşabiliyordu. Aslında Ahtopota benzer, çok daha iğrenç uzantıları olan jellerle kaplı bir bedene sahip oldukları halde, Kaptan kırk ve mürettabatının anılarında olan sevdikleri insanların görünümünü, seslerini alıp onların kılığına girmişlerdi. Kahramanlarımıza eski dostları gibi görünüp onları kandırabilmek için kendi uzay gemilerine davet ediyorlardı. Uzun süredir uzayda görev uğruna bir çok zorluklarla savaşan Atılgan mürettebatını öyle bir sofra ile karşılamışlardı ki, bizimkiler şaşırıp kalmışlardı. Kocaman bir masa dolusu, hepsinin en sevdiği yiyecekler, içkiler eksiksiz duruyordu karşılarında. Çok da nefis görünüyordu her şey.. Ancak yiyeceklerin tadına bakan mürettebat şaşkınlık içinde kalmıştı. Onların bellekleri okunarak hazırlanan bu yiyeceklerin hepsi sahteydi. Görünüşleri birebir aynı ancak molekül yapıları farklı, laboratuvarlarda oluşturulmuş maddelerdi.

Yıllar sonra bu sahneler neden gözümün önüne geldi dersiniz? Sabah özenerek hazırladığım kahvaltı masama koyduğum kıpkırmızı domateslerin, körpe salatalıkların, kusursuz görünümlü çileklerin tadına bakınca yaşadığımız hayal kırıklığı olabilir mi?

Yorum bırakın

Filed under Beslenme, Nostalji, Tv Dizileri