Category Archives: Anılar

Bir Akdeniz Çerezi:Tirmis

”Tirmiisssçiiiii!  Tatlı tuzlu tiirmiiiiis!” 
   
Tam da bu mevsimde, genellikle akşam üzerleri bu sesi duyar, birer ya da ikişer ölçek tirmis almak için eve koşardık. Anneler parayı verirken biraz endişelenir, ” temiz mi, pis mi bilinmez, kimmiş bu tirmisçi?” diye sorarlardı. Tirmisçi de bunu duyar; 
”Ayıp ettin abla, bu mahallenin çocuğuyuz. Anamı bilmez misiniz, her şeyi kırk kere yıkar, temizliğin alasını yapar. Elcağızı ile tatlandırdı bunları ” diye sitemkar laflar ederdi..
Tirmis, fazla bilinmeyen Akdeniz’in ıslak çerezi. Çocukluk anılarımda fazlaca yer tutar. Görünümü haşlanmış iri mısır tanesine benzer. Aslında baklagil ailesinin  yabani bir türü olan acı bakladır kendileri.. Ülkemizde termiye, acı bakla, Yahudi baklası gibi isimlerle biliniyor.  Mısır’dan Tunus’a, İspanya’dan, Yunanistan’a kadar tüketici bulan, sevilen bir çerez. Portekiz’de,  İtalya’da  publarda biranın yanında sunuluyormuş. İşte bu farklı lezzeti eski Antalyalılar çok iyi tanırlar. 
Şimdikiler  için yabancı bir lezzet.  
Unutulmasına gönlüm razı olmuyor!  Günümüzde çerez, eskilerin deyimi ile eğlencelik yiyecek  seçeneği çok olsa da  benim aklıma gelir sık sık.. Acaba bulabilir miyim diye  düşünüp şöyle bir araştırdım ve  internette geleneksel ve yöresel yiyecekler  satan bir  sanal markette rastladım ve  sipariş verdim. Hemen geldi ama 100 gr. lık paketlerin ne kadar az olduğunu anladım. Eğer  denemek isterseniz en az yarım kilo almanızı tavsiye ederim. Bazı aktarlarda ve yöresel pazarlarda da  bulunuyormuş.

<br />

<br />
Hazırlanışına gelince: Tirmisler size kuru baklagil olarak &nbsp;gelecek. Ayıklayıp akşamdan suya ıslatın. Sabah bol suda &nbsp;tencerenin kapağı açık olarak kaynatın. Rengi sarıya dönüp hafifçe yumuşayıncaya dek kaynaması lazım. Daha sonra suyunu süzüp &nbsp;tatlandırma &nbsp;işlemine başlamalısınız. Bunun için &nbsp;günde üç dört kez suyunu değiştirip suda bırakmalısınız. &nbsp;Acısı &nbsp;gidene dek buna devam ediliyor. Tamamen tatlanınca bir miktar kaya tuzu ekleyip &nbsp;tuzlu suya bırakın. Sudan yiyeceğiniz miktarda alıp tüketebilirsiniz. Cam kavanozda, serince bir yerde &nbsp;1 hafta kadar dayanıyor.<br />
Küçük bir hatırlatma; yerken kolayca çıkan zar şeklinde bir dış kabuğu var. Kabuğunu çıkarmayı unutmayın.<br />
<br />

<br />
&nbsp;Severseniz mutlaka tanıtımını yapmanızı tavsiye ederim. Tirmisin kaybolan lezzetlerimizden biri olmaması dileği ile …

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Antalya, Anılar, Begonvilli Ev Halleri, Mutfağımdan, Uncategorized

Unutulmaz Kareler

Kaleiçi’nde bir sokak

Küçükkuyu’da balıkçılar ve kediler

Bilgisayarımda temizlik yaparken ”Unutulmaz Kareler” adlı bir dosya gördüm.

Manavgat Oymapınar Baraj Gölü

Bu dosyada son bir kaç yıldır çektiğim, beni etkileyen bazı görüntüler var. Çoğu da profesyonel olmayan sıradan bir makine ile çekilmiş fotoğraflar. Hiç biri photoshoplu değil. Uzun uzun bakıp anılarımı tazeledim ve bazılarını sizlerle de paylaşmak istedim.

Bu güzel köpekciğin hüzünlü öyküsü burada(tık)Maviş’in Hüznü

Kaleiçi’nde restore edilmiş tarihi bir konağın pencereleri

En yenisi bu; bahçemdeki küçük şeftali ağacının ilk meyvesi.

Yorum bırakın

Filed under Antalya, Anılar, Fotoğrafçılık, Hayvan Sevgisi ve Hayvan Hakları, Mimari

Pastoral Aşkım ve Anılarım


Ağaca, çiçeğe, börtüye böceğe, toprağa, hatta taşa, kayaya düşkünlüğüm çocukluğumdan beridir. Gerçek bir köy yaşamını hiç tatmadım ama böyle bir yaşama yatkın biri olduğuma inanırım.

Küçücük bir kızdım; minik teneke kutularda çiçeklerim, anneannemin bahçesinde meyve çekirdeklerini dikerek büyüttüğüm ağaçlarım vardı.

Sonraki yıllarda öğrenciliğim sırasında ve daha da uzunca süren apartman yaşamında, bu keyiflerden uzak kaldım istemeden. Nihayet yeniden kendi çapımda pastoral aşkımı taze tutabileceğim bir ortamım oldu.

Dün iki bahçevan çim taklidi otlarla dolu bahçemi az çok ıslah etmeye çalıştılar. Kocaman iki çim biçme makinesi ile karmakarışık hale gelmiş olan sözde çimlerimi biçtiler. Ben boş durur muyum, makinenin ulaşamadığı kenar köşe yerlerdeki otları kocaman bir bahçe makası ile kesip, ağaçların diplerindeki yabani otları temizledim. Üstelik bu işleri bahçe eldivenlerim eskidiği için eldivensiz yaptım. Bu yüzden özellikle sağ elimde su kabarcıkları oluştu, patlayınca ıstıraplı bir durum ortaya çıktı. Bu olay beni yıllar öncesine götürdü;

Kız Öğretmen Okulu’nda öğrencilik yılllarımda, oldukça yüklü bir ders programımız vardı. Fen , sosyal ve yabancı dil grubu dersleri yanısıra meslek derslerimiz de oldukça ağırdı. Ayrıca müzik, resim, beden eğiti dersleri de asla göstermelik değil, gerçekten eğiten, öğreten derslerdi. Ancak bir dersimiz vardı ki, ilk uygulamaya konulduğunda beni heyecanlandıran, sonrasında ise tam bir fiyasko olan tarım dersiydi. Çünkü her dersin öğretmenleri, en yeterli en elit öğretmenlerdi ama zavallı tarım dersinde gerçekten tarım uzmanı olmayan rastgele kişiler öğretmenlik yapıyordu. Rastgele dediysem; ders saati az olan herhangi bir öğretmeni tarım öğretmeni olarak görevlendiriyorlardı. Hiç olmazsa bir ziraat mühendisi ya da teknisyeni yapsaydı bu işi ama ne görevlendirilen öğretmenler tarımdan anlıyorlardı, ne de biz doğru dürüst bir şeyler öğreniyorduk. Tek yaptıkları ince bir kitaptan teorik bilgiler okutmak, arıcılık, tavukçuluk vs. konulu ödevler vermekti. Bir de okulun genişçe bahçesinde öğretmen lojmanları olarak kullanılan üç dört katlı binanın yakınlarını bize kazdırıp taşlarını yabani otlarını temizletmeleriydi. Sonra da birilerine sebze meyve ektiriyorlardı galiba. Eldiven falan yoktu tabii ki. İşte o günlerde ellerimizde bu tür yaralanmalar olmuştu. Üstelik bu amelelikten öte gidemediğimiz dersin notla değerlendirilmesi de hiç adil değildi. Hiç unutmuyorum, son seneydi galiba, matematik öğretmenimiz Şükriye Hanım giriyordu tarım derslerimize. Bahçe kazma performansımıza not verecekti. Ufak tefek bir kız olarak boyumu aşan bel küreğine öyle bir yüklenmiştim ki… İyi not almak istiyordum, çünkü diğer notlarım oldukça yüksekti ve ben seviyordum bu işleri.. Öğretmenimiz sıra ile değerlendirmeye alıyor, dudaklarını büzüp başını hafif yana eğerek bakıyor ve not veriyordu. Biraz inceleyip gözlerini devirerek bakışlarını uzaklara kaydırıp ” yedi! ” dedi. Oysa o bölümü günlerdir kazan , kaytarmayan, elleri su toplamış bir kaç sorumluluk duygusu gelişmiş öğrenciden biriydim. Çok az iş yaptığı halde sırf iri yarı olduğu için ve sadece öğretmenin başımızda olduğu anlarda çalışıyor görünenler dokuzları onları kapmıştı:)) Eee, bizim toplumumuzda çok yadırganacak bir şey değil bu ama çok içerlemiştim doğrusu..
Neyse, bu göstermelik tarım dersleri bize hiç bir şey kazandırmadı belki ama anneannemle dedemin bahçesinde yetişen enfes güller, ortancalar, her tür meyve ağacı, büyük asma çardağı, ortadaki beyaz badanalı, etrafı teneke kutulara dikilmiş zambaklarla dolu havuz, komşulara dağıtılan sepet sepet üzümler, kayısılar, bahçedeki kediler, kirpiler, kaplumbağalar, bir köşedeki kümeste bakılan tavuklar benim bahçe, ağaç, çiçek, böcek aşkımı hep canlı tuttu.. Ne günlerdi o günler:))

Yorum bırakın

Filed under Anılar, Yaşamdan

Nergis Kokulu Anılar

Her yıl bu günlerde mis kokulu nergisler açınca hüzünlenirim..

Dünyanın  en  pahalı parfümlerini  kıskandıran o enfes koku benim yüreğimi sızlatır.. Kokladıkça  içimde ince  bir  hüzün  özleme  dönüşür,  yıllar  öncesine alır  götürür beni.

Henüz  yeni evliyiz.  Dağ başı diyebileceğimiz  bir yerde, bir baraj inşaa ediliyor.  Şantiye yakınlarında küçük  bir yerleşim yeri oluşturulmuş.  İşçiler ve teknik personelin aileleri ile yaşadıkları  bir yer. Lojmanlarda  oturan ailelerin çocukları için bir de prefabrik okul yapılmış. İşte biz de eşimle o okulda  öğretmenik yapıyoruz. Bize de o minicik  60 metrekarelik  lojmanlardan biri  verildi, ilk evimiz, ilk yuvamız…

Eşimin ailesi  15-16 km  uzaklıkta çok  şirin bir köyde yaşıyor. Bir hafta sonu sabah uyanmakta  acele etmediğimiz için epeyce geç kalktık. Öğleye yakın bir saatte kim  bilir hangi nedenle  dışarı çıkınca, kapının önündeki  bir kaç basamaklı  taş merdivende eşimin babasının  oturduğunu  gördüm. Elinde  bir demet nergisle bekliyordu. O  anki  mahcubiyetimi,  üzüntümü  anlatamam..
”Babacığım,  siz ne zamandan beri bekliyorsunuz? Neden zile basmadınız?”  deyince,
 o  asil  gülümsemesi ile yanıt verdi:
”Ben biraz erken davranmışım, sabah sabah rahatsız edececeğim diye hayıflandım  ama  görmeden  de  dönüp gitmek istemedim, bekledim” dedi..
Belli ki  barajda çalışan bir  köylüsü hafta sonu mesaisine  gelirken, ”amca  seni de götüreyim, çocuklarını görürsün” demişti..

O  gün  birlikte  bol  bol sohbet edip güldük, eğlendik. Akşam üzeri  çok ısrar ettiğimiz halde evimiz çok küçük diye yatıya  kalmadan gitti.  Diğer  akrabalardan  duyduğuma  göre  benim  ısrarla kalmasını istememden  sonsuz  mutluluk  duyarmış..

Nergis mevsimi  boyunca köyden  demet  demet nergislerim  gelirdi. Ben  de   ”babacığımın nergisleri” diye  sevip koklardım.

Ölümü  de  kişiliğine yakışır  şekilde oldu.  Bir  cuma  günü  namaza gitmek üzere hazırlanırken  fenalışıp  kalp krizinden vefat etmiş. Yanında bulunan farklı kişilerden duyduğuma  göre o  gün bir kaç kez  ”küçük gelinimi çok özledim” demiş.  Ben  de seni özlüyorum babacığım..
Yaşamı boyunca hiç kimseyi incitmemiş  olan  bu  zarif,  ince  ruhlu insanı çok özlüyorum. Huzur içinde uyusun.

Yorum bırakın

Filed under Anılar, Yaşamdan

Hoşça Kal Yaz ! Hoşça Kal!!!


Teşekkürler Nilgün Hanım:))

2 Yorum

Filed under Anılar, Yaşamdan

Nostalji / Antalya

Antalya Belediye Binası’nda bir fotoğraf sergisi var.  Antalya’nın nostaljik fotoğrafları sergileniyor…

Bu fotoğraflar ben doğmadan, hatta annem ve babam bile dünyada değilken çekilmiş. Örneğin en alttaki 1930 yılına ait. Yine de çocukluğumun ilk yıllarında anımsadığım görüntüleri andırıyor.

Bunlar da benim objektifimden bu günkü kent merkezini gösteren kareler.

Hemen gözümün önünden geçen film kareleri şunlar:

Bahçelerinde portakal, hurma, kayısı, çağla, dut ağaçları olan tek katlı evler.. Daracık caddeler, gıcırdayarak geçen faytonlar. (İlk taksi ve dolmuşlar ilkokul yıllarımda boy göstermişti). Kentin orta yerinde, ana caddeyi tam ortasından boylamasına ikiye ayıran, etrafında palmiyeler dizili, çağıl çağıl akan su kanalı, bomboş sahiller, yerli halkın yazlık olarak kullandığı belediyeden kiralanan Konyaaltı obaları. Sokak aralarında sebze, meyve, süt, hatta züccaciye ve kumaş satan satıcılar. Basmacı Ali’yi anımsıyorum özellikle. Bir  de küçük arabası ile dondurma satan Macun lakaplı dondurmacımız vardı. Her gün sokağımızdan geçmesini beklerdik.  Dedem halden aldığı sebze meyveyi ya hamallarla ya da bir faytonla getirirdi eve.

PENCEREMDEN ANTALYA

Ağustos böcekleri kayısı dallarında

Kuma çekilen açık mavi sandallarında

Temiz bir yolculuğun üzüntüsü gibiydi…

Bir hamam nemi vardı gölgenin avucunda

Apaçık pencereler boş sofalar ucunda

Çocukluk yıllarımın birer süsü gibiydi.

Portakal kokusuyla sarhoş gibi bir gemi

Yelkenine bir kanat gibi takıp meltemi

Akardı bir kayısı dalının ortasına.

Umarak onun gibi uzaklaşacağımı,

Camın üstüne gerip böyle on parmağımı

Dizerdim tayfa gibi beyaz güvertesine…

Gemimi benden çaldı diye dağların ardı

Yuvarlanan bir turunç gibi içim karardı,

Halatların üstüne kırk ayak merdivenden.

İçimde başlamayan, bitmeyen bir yolculuk

Kumsalda bir gemiye uzanmış yarı soğuk

Kumral bir deniz kızı masal dinlerdi benden.

Gözlerim balık gibi yosunların ağında

Uyuturdu suların mavi salıncağında

Bir sedef gibi mermer liman bakışlarımı.

İçimde seyrederdim boşalıp doluşunu,

Güneş yüklü bir gemi gibi kayboluşunu

Bir liman kokusunda suya akışlarımı.

SABRİ ESAT SİYAVUŞGİL (1907 – 6 Ekim 1968)

Yorum bırakın

Filed under Antalya, Anılar, Fotoğrafçılık, Kültür ve Sanat Etkinlikleri, Mimari, Nostalji, Yaşamdan, Şiir

Hüzünlü Bir Veda

Dile  kolay, 25-26 yıllık  komşularımız bugün  taşınıyor.

Apartman  yaşamı  malum;  eski  komşuluklar, teklifsizce  gidip  gelmeler, yardımlaşmalar  vs  yok.  Zaten  günün  koşulları  da  öyle  gerektiriyor.

Yine  de  çok  özel  insanlardı yan  dairede  oturan  komşularım. 22 daireli  apartmana  ilk  taşınanlar  biz  ve  onlardık. Çok  genç, birer  küçük  çocuğu  olan  iki  aile olsak da, abla  ve  ağabeyimiz  yaştaydılar. Eğitim  düzeyleri  ve  görgülü  insanlar  olmaları ile bize  çok  güven  vermişlerdi.

Yıllar  yılları kovaladı, saçlar beyazladı, kilolar  alındı:) Çocuklar  büyüdüler, eğitimlerini  tamamladılar, askere  gittiler. Bizimki avukat, onlarınki veteriner  oldu. Tüm  bunları  birlikte  yaşadık, gördük. Yıllar  geçtikçe   belli  bir  mesafede  ama  derin bir dostluk  gelişti.  Saygı   sevgi  konusunda  artarak  sürdü  gitti  komşuluğumuz.  Bunca  yılda  en  küçük  bir  sorun  yaşamadık..

Temiz,  titiz ve  görgülü,  hemşireliği  bırakmış  Eskişehirli   hanımefendi  ile  oğlu  ve  eşi  odaklı  bir  koşuşturma  içinde  olan  Antalyalı mühendis, iş adamı  beyefendi, zaman zaman  biraz  fazlaca  korumacı  anne  baba  modeli  olarak   bizleri şaşırtıp kendi  aramızda mizah  konusu  oldular.

İyilikleri,  nezaketleri ve  komşu  olarak dozunda  samimiyetleri  ile unutulmaz  anılarımız  oldu. Zor  günlerimizde, hastalıkta, destek  oldular. Mutlu  günlerimizde  bizimle  birlikte sevincimizi  ve  telaşımızı paylaştılar.


Hayvan  sevgileri  ile, özellikle  çevredeki  sokak  hayvanları  için  yaptıkları fedakarlıklarla,  bana  verdikleri  destekle  dahası  iyi  ahlaklı  ve  güvenilir  insan  olmaları  ile  yaşamımızda  iz  bırakanlar  arasına  katıldılar.  Antalya’nın  köklü  ailelerinden ve  maddi  olanakları  da  oldukça  iyi  olan  bu  insanlar  mütevazi  yaşayan  elit insanlardı. Çok  daha  önce daha gösterişli  ve  lüks  bir  eve  taşınabilirlerdi  ama  bu  semti  sevdikleri  için  taşınmayı  düşünmüyorlardı. Ancak,  zamanla  apartmanda konut  olan  dairelerin  bir  çoğu  iş  yerine  dönüşünce,  otopark sorunu, asansör  trafiği,  kapı  zillerine  gereksiz  yere  basılması  vs  gibi  hepimizi rahatsız  eden  durumlar karşısında  taşınmaya  karar  verdiler.

Ve  işte  bugün  gidiyorlar. Az  önce  gözlerimiz  yaşlarla  dolu  tekrar  vedalaşıp  helalleştik. ”Aşağıdaki  kedilerim size  emanet ” derken  ikimiz  de  çok  duygulandık. Özellikle  yan  sokaktaki  artık  doğurmak  üzere  olan  emektar  tekiri  sabah  son  kez  beslemiş. Yerini  tarif  ederken  çok üzgündü..

Aslında  yakın  çevredeki sokak  hayvanlarını  paylaşmıştık. Hemen  apartmanın  altında ve  en  yakın  sokaktakileri  onlar,  iki  sokak  aşağıdaki  20-30  kadar  kediyi  de  ben  doyurup  sularını  veriyorduk. Parkta  iki  de  sürekli  baktığım  köpeğim  var.  Bakalım  bu  işin  üstesinden  nasıl  geleceğim.  Üstelik  yan  apartmanda  ve  bizim  apartmandaki  bazı  insanlar sürekli  tepki  gösteriyorlar. Komşumla  birlikteyken  daha  kolaydı  insanlarla uğraşmak.

Evet,  sevgili  komşularım   şu  an  eşyalarını  yüklüyorlar. Yabancı  uyruklu  bir  aile  gelecekmiş  kiracı  olarak. Ne  diyeyim,  hayırlısı  olsun.

Güle  güle  gidin  ve  sağlıkla  mutlulukla  oturun  yeni  evinizde.  Sizleri  hep  sevgi  ile  anımsayacağım..

Yorum bırakın

Filed under Anılar, Örnek İnsanlar, Yaşamdan, Yaşamdan. Hayvan Sevgisi ve Hayvan Hakları